SÜRGÜN VE GÖÇ İRONİSİNDE MÜZİKAL AKIŞKANLIK
Müzik tarihinin derinliklerinde insanlığın
kadim gizemlerini bulmak mümkündür. Acılar, üzüntüler, trajediler, sevinçler,
sürgün ve göçler. Tüm bunlar Adem ve Havva’nın Cennetten kovulmaları bir başka
değişle sürgün edilmelerinin ardından, insanlık tarihinin serüveninde göç ve
sürgünler devam etmektedir.
Tüm bu insanlık trajedisi müziğin derinliklerinde ironik biçimde
varlığını sürdürmektedir.
Sürgün ve göç kavramları arasında
her ne kadar ince bir çizgi olsa da sonuçta her iki durumda travmatik sonuçlar
kaçınılmazdır. Göçlerin günümüzde farklı negatif nedenlerle artması
neticesinde, Birleşmiş Milletler harekete geçmek durumunda kalmıştır. İnsanlar
topraklarını terk ederek farklı coğrafyalara, farklı mekânlara kısacası
bilinmeyene doğru gitmektedirler. Sürgün olma hali ise bambaşka bir trajedinin
tüm gerçeklik algısı ile bizi kuşatmasıdır. Edward W. Said, Entelektüel adlı çalışmasında Adorno’ya
göndermelerde bulunarak, entelektüelin tüm zamanlarda otoriteye ve
farklılıklara mesafeli durmasıyla kendine ait mekânlarda bile yersiz-yurtsuz
yani sürgün hissetme metaforunu anlatır. Said önemli bir entelektüel,
eleştirmen ve müzik insanı olarak bizlere müziğin insana dair her alanda varlık
gösterdiğini söyler. Bunun yanında sürgün ve göç temalı yüzlerce müzik eseri
literatürde yerlerini almıştır.
Nabucco ve/veya Nebukadnezar
Operası tarihte bilinen ilk sürgün-göç aynı zamanda esaret konusunu ele
almıştır. Babil kralının Yahudilerle olan tarihi hesaplaşması ve gelişen
olaylar Giuseppe Verdi’nin unutulmaz eseri ile opera repertuvarında önemli
eserlerden sadece bir tanesidir.. Söz konusu opera eserinin hikâyesine
okuyucularımız kolaylıkla ulaşabilirler. İstilalar, savaşlar, esirlik halleri
ve yerinden yurdundan edilen kültürel gruplar. Tüm bu insanlık trajedisi
müziğin derinliklerinde ironik biçimde varlığını sürdürmektedir. Arabesk
müziğin tınıları, rap ritmindeki uyumsuzluklar, doğudan batıya akan kültürel
doku insanlık tarihindeki akışkanlığın ne kadar gerçek olduğunu kulaklarımıza
fısıldıyor. Acının özlemin ve nefretin birlikte harmanlandığı melodiler bizler
tarafından gerçeklik algısı ötesinde mırıldanarak yeniden yaşanıyor. Göç ve
sürgün konusunda yapılan çalışmalarda çocukların ve gençlerin mağduriyeti
konusu hala muğlaklığını korumakta. Geçmişin hafızasında yer alan kültürel
birikimlerden yoksun gelecek kurmaya çalışan çocuklar ve gençler… somut olmayan
kültürel miras kategorisindeki müzikal birikimlerin göçler nedeniyle
unutulması, belleklerden silinmesi ve farklı kültürlerde eriyip silikleşmesi
ciddi bir etnomüzikolojik sorundur. Bir başka değişle küresel düzeyde var olan
yatay hareketlilik müzikal sistemleri tehdit etmektedir. İnsanlar yerlerinden
edilirken kültürel miraslarını da bir bakıma istemeden de olsa terk etme
eğilimi içinde olmaktadırlar. Yerlerinden koparılan insanların aynı zamanda
geleneksel otoritelerden ve antropolojik kültürel beslenmelerinden uzaklaşarak
müzikal belleklerin “tabular rasa”ya dönmesi ile kültürel soykırım
yaşamaktadırlar. Müzik üzerine yapılan tüm araştırmalar insanlığın “big bang”
sonrası uzun yolculuğuna ışık tutar.
Müziği meta açısından araçsallaştırmak isteyen sektör, folklorik
değerlerin yeniden üretimi sürecinde yeterince “saygılı” davranmaktan uzaktır.
Müzik insana dair her değeri kapsayıcı niteliktedir.
Sürgünlerin, göçlerin, iskan
politikalarının dayattığı coğrafyalarda müzik daima toplumsal yapının
bütünselliğini korumada öncü rol oynamıştır. Aslında hangi kavramla anlatırsak
anlatalım, insanlık tarihi diasporalar tarihidir. İş için, savaş için vd.
nedenlerle coğrafi kaygan zemin kültürel genlerimizi etkileyerek, müziği
yolculuğumuzun bir parçası haline getirmektedir. Son yıllarda özellikle Arap
coğrafyasında yaşanan politik olaylar, dünya müzik kültürü açısından
etkileşimli yeni tınıların çıkmasına, aynı zamanda geleneksel tınıların
radikial biçimde değişmesine zemin hazırladı. Rembetiko müziğinin küresel
anlamda tanınma olanaklarının coğrafi nedenlerini araştırmak önemlidir. Bunun
yanında caz müziğinin genel kabul görme eğiliminin dönemsel paradigmalarla
açıklanması daha tutarlı bir yaklaşım olacaktır. Arap müziğinin dünya müzik
kültüründe kabul edilebilirlik açısından alt sıralarda olması, buralardaki “üst
kültür”lerin eğitim ve yaşam tercihleriyle ilgilidir. Ülkemizde de yapılan
çalışmalarda Arap müziğinin genel anlamda kabul görme oranı oldukça düşüktür.
Arap müziğine olan negatif tutumu tek bir cümleyle açıklamak mümkün değildir.
Bu sosyolojik olgunun derinlerinde, ülkemiz müzik kültürünün ve geldiği
noktanın etkisi vardır. Ayrıca Arap müziğinin yapısı ve bizim müziğimizin
makamsal yapısı arasındaki benzerlik önemli bir etkendir. Tüm dünyada popüler
müziğin hüküm sürdüğü ve bu müzik şemsiyesi altında hareket eden müzik
endüstrisi, geleneksel müziklere mesafeli durmaktadır. Müziği meta açısından
araçsallaştırmak isteyen sektör, folklorik değerlerin yeniden üretimi sürecinde
yeterince “saygılı” davranmaktan uzaktır. Müzik insana dair her değeri
kapsayıcı niteliktedir. Müzikte var olan değerler toplumların kendilerine özel kadim
sırları, inançları içinde barındırır. Adı ne olursa olsun coğrafi kaygan
zeminlerde yaşayanlar, insani değerlerini müzik aracılığıyla saklamakta,
korumakta ve geleceğe taşımaktaki kararlılıklarını sürdürmelidirler.
Yorumlar
Yorum Gönder