5 Haziran 2013 Çarşamba



KENT VE MÜZİK

Yaşadığımız şehrin sesinin ne olduğunu merak edenlerin sayısı oldukça azdır diye düşünüyorum. Gerçekten bu şehir bizlere nasıl sesleniyor ve şarkılarını nasıl söylüyor? İstanbul; dünyada iki kıtaya yayılmış tek şehir. Ne yazık ki, bu şehir kendi müziğini üretmekten yoksun…

Şehir kavramına yüklediğimiz anlam, kırsal coğrafyanın karşıtı ile eşdeğer. Kentin içinde olmasına rağmen “dışarıda “olan, burada yaşamasına rağmen yabancılık hisseden “kentli” sayısı oldukça fazla. Kentli olmak, şehirli olmak her şeyden önce bileşke bir anlama gönderme yaparken, tarihi derinliği olan sınırlar içerir. Sınırların içinde olan her şey kente aittir. Her şey kent tarafından özümsenir. 



Müzik dediğimiz “popüler sanat” alanı kendi içkin yapısında üretildiği coğrafi bölgeye göre anlamlandırılır. “Kent müziği”, “köylü müziği”, “çoban müziği”, “saray müziği” vb. Müzik türleri yapısal özelliklerine göre ayrıca sınıflandırılsa da, sınıflandırmaların çeşitliliği, müziğin ne kadar sınırsız bir alanı kapsadığını da bizlere gösterir. Madrigal, senfoni, oda müziği, yol havası, halay daha birçok tanımlama müziğin yapısal özelliklerinden bazılarıdır. 

Kent-şehir kavramı bizim için “İstanbul”lu olmak anlamındadır. “suç”, “eğlence”, “megapol” kavramları kente gönderme yapıyor. Aklımıza İstanbul denilince “Şehr-i Sultan” ve diğer kavramlar geliyor. Kente nereden gelirsek gelelim, kendimizi “kentli” ama nedense etnosantrik bir inatla da oralı, buralı diye tanımlarız. Kent içinde kendimizi varedebilmenin tek koşulu olarak gördüğümüz, coğrafi alan yine kent dışındaki köklerimizin bağlı olduğu köylerdir. 

Dünyanın “küresel bir köy”e dönüştüğünü söylediğimizde, kentin de aynı kaderi paylaştığını peşinen kabul etmiş olmuyor muyuz? Periferi hali, içten dışa değil, dıştan içe doğru bir yön izliyor. Şehrin önemli mekanları değişiyor. Aynı zamanda mekanların kayganlığı söz konusu. Müziğe mekanların, insanların konumları nasıl yansıyor diye sorarsanız, cevap çok net olarak; “toplumsal yapının müziği belirlediği” olacaktır. Müzik nerede üretilirse üretilsin, tüketildiği mekanlara göre belirlendiği gerçeğini göz ardı edemeyiz. İstanbul’da müzik mekanlarının insan popülasyonu, müziğin yapısını belirlemektedir. Mekanlara dolan yüzlerce insanın beklentisi, kökenlerini hatırlatacak birkaç melodi ve melodiye eklemlenmiş pastoral sözler. İşte bu nedenledir ki kent kendi sözünü müziğini üretememenin sancılarını yaşamaktadır. Çünkü müzikal mekanların talep ettiği, kent müziğinden ziyade köken müziğidir. Köken müziği, kente gelenlerin yabancılıklarına çare olarak düşünülen-istenen kentin “zehrine”, “panzehirdir”. 

Müzik kültürün önemli göstergelerindendir. Kent denildiğinde göndermelerden biri müziğe, diğeri mimariye yapılır. Bir başka değişle kentli olma hali müzik ve mimari ile belirlenir. Müziğin yansıttığı kültürel kodlar, mekan ve melodi ilişkisini metaforik olarak bizlere sunar. Kent atmosferinin tüm sesleri melodik kalıplar halinde müziğin bünyesinde içkinleşir. Müzik kentin kendisi, işitilen sesidir. 

İstanbul müziği dediğimizde bu güne dair imgelem ile geçmişe dair bağlantı arasında uzlazmaş çelişkiler vardır. İstanbul’un göçe karşı olan cazibesi, biz müzik bilimciler için önemli değişim ve uçurumların habercisidir. Başta söylediğimiz gibi bu kentin sesi, müziği konusunda artık ne söyleneceği tartışılırken, “kentin sesi şudur!” gibi net tanımlama yapabilecek “cesur” sosyolog, müzik bilimci bulmak zor. 

Artık dünyanın tüm seslerini içkinleştiren ve müzik mekanı diye tanımladığımız barlarda istediğiniz kültürün müziğini dinlemek ve o konuda bilgi sahibi olmak kolay. Halk müziğinden, Jamaika müziğine kadar geniş bir panoramik niteliğe sahip İstanbul barları ve konser mekanları, aynı zamanda müzikal etkileşimleri de yaratmaktadır. Dinlediği müziğin artık nereye ait olduğundan ziyade, kim tarafından hangi mekanda icra edildiğine bakan müzik dinleyicisi, giderek seçiciliğini ve müzikal kültürünü köreltmekte. Müzikte eğitimli ve/veya seçici dinleyicinin azalması-yokolması, müzik kültüründe negatif bir yönelim yaratmaktadır. Böylece yapılan festivaller, müzik etkinlikleri hedef kitle olarak ekonomik olarak güçlü bireylere yönelirken, niteliğin önemini göz ardı etmektedir.

Kent ve müzik arasında tarihten beri yapısal ilişki mevcuttur. Müzikteki form, kentin sınırlarına paraleldir. Kentin kozmopolitliği, müziğin armonisine denk gelir. Herhangi bir müzik eserinin partisyonuna baktığınızda göreceğiniz resimsel imgeler, bir kentin kuşbakışı fotoğrafından farklı değildir. Her bir müzikal motifin en ince ayrıntısına kadar özenle yerleştirildiği yüzey, tıpkı kentin sokaklarının dizilişi gibi sıkı bir disiplini hissettirir. Son yüzyılda varolan kent “istilası” nedeniyle baş gösteren kaos müziğe nasıl yansımıştır? Müzik kent gibi kaotik yapı arz etmese de, içinde kaosun nüvelerini barındırmaktadır. Sanat kaostan payını aldı… Müzik ise kentsel yapının izdüşümünde hızla yapısal değişikliklere uğradı. Atonal müzik, Avangardizm, Raslamsallık, vb. adlandırmalarla anılan müzik akımları ortaya çıktı. Müziğin uğradığı değişimde yine de kent kadar endişe verici bir durumun olmadığını düşünmek yerinde olur. Çünkü her sanat dalı kendi iç disiplinini de beraberinde geliştirmekte.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

EDEBİYATIN KUŞATTIĞI MÜZİK Bağlam Yayınları Müzik Bilimleri Dizisinin düzenlediği "Edebiyatın Kuşattığı Müzik" söyleşisi  ...